Ana Sayfa Siyaset Ekonomi Dünya Hukuk Kültür Spor
 
EKONOMİ
Yeni Mülkiye’nin Ekonomi Politiği (Bölüm 2)
ALTUĞ YALÇINTAŞ, 2015-03-13 23:53:55

13. Türkiye Bağımsız İktisat Öğrencileri Kongresi
Açılış Dersi (Bölüm 2)
AÜ SBF Aziz Köklü Salonu, Ankara, 5 Mart 2015

Konuşmanın ilk bölümünü okumak için lütfen buraya tıklayınız.

David Ricardo kimdir? Ricardo uzun Brezilya dizilerindeki yakışıklı çocuğun ismi değildir. Ricardo bir İngiliz ekonomi politikçisidir. Milletvekilliği de yapmış kapitalist bir girişimcidir. 1817’de yayınlanan Vergilendirmenin ve Ekonomi Politiğin İlkeleri başlıklı kitabı Ricardo’nun en önemli kitabıdır. Ricardo bu kitapta başta değer kuramı, rant kuramı, dış ticaret kuramı ve makineleşme olmak üzere birçok konuda görüşlerini yazıya dökmüştür. Ben kalan süremde Ricardo’nun rant kuramı üzerine bir iki değinmede bulunup, bunu YM ve HİBÜP’e bağlamak istiyorum.

Şimdi, bir denge durumu düşünelim. Bu denge durumunda veri nüfusa yetecek kadar tarım arazisi üzerinde en verimli teknikler kullanılarak tahıl üretiliyor olsun. Güzel! Şimdi nüfusun arttığını düşünelim. Ne olur? Atıl duran arazileri tarıma açarız. Bu arazilerde üretilecek tahıl artan nüfusu besleyecektir. Fakat bir ayrıntı var. Yeni tarım arazileri en verimli araziler olamaz. Neden olamaz? Eğer yeni araziler verimli tarım toprakları olsaydı, nüfus artmamışken yani dengedeyken gider orada tarım yapardık. Denge durumunda verili arazide tarım yapıyor oluşumuzun nedeni bu arazilerin mümkün olan en verimli araziler olmasındandır. Eğer yeni tarım arazisi açacaksak zorunlu olarak daha düşük verimli arazileri tarıma açmak zorundayızdır.

Şimdi denge durumundan uzaklaşıyoruz. Verimi daha düşük olan arazilerde tarım yaparsak ne olur? Yeni arazilerde düşük verimle üretim yaptığımız için tahılın birim fiyatı artar. Neden? Çünkü düşük verim, girdileri verimli kullanamıyoruz demektir. Verim kaybı yüzünden daha pahalıya tarım yapacağız, bu da pazardaki tahılın fiyatını yükseltir.

Peki, halihazırda verimli üretim yapan arazinin ürünü bu durumdan nasıl etkilenecek? Tabii ki olumlu etkilenecek. Pazardaki tahılın fiyatı yeni açılan daha az verimli arazinin ürününün fiyatının yüksek olmasından ötürü, durduk yere bir gelir elde edecek. İşte biz bu gelire RANT adını veriyoruz. Yani eski toprak sahipleri nüfus arttıkça ekstra bir gelirin, yani rantın sahibi olacaklar.

Denge durumundan biraz daha uzaklaştığımızı düşünelim. Yani nüfus daha da artmış, yeni açılan araziler de yetmez olsun. Daha yeni arazileri tarıma açalım. Ne olur? Rant daha da artar.

Sonuç olarak, tarıma açılan her yeni arazi ekonominin yarattığı rantı daha da arttıracak. Verimsizlik ekonominin geneline yayılacak. Eğer bir ekonomide rantın kaynağını arıyorsanız, en azından Ricardo’ya göre, verimsizliğin miktarına ve kaynağına bakmanız gerekir.

*

Peki, gelelim günümüze. Ricardo’nun rant kuramı ne kadar güncel? Bu kuram bugünü ne kadar açıklıyor? Bence Ricardo’nun rant kuramı, işleyiş mantığı göz önüne tutulduğunda, çok güncel. Bu kuram önce Yeni Türkiye’yi sonra Yeni Mülkiye’yi açıklıyor.

Öncelikle, Ricardo’nun rant kuramı Yeni Türkiye’yi açıklıyor. Yeni Türkiye’nin ekonomisi bir rant ekonomisidir. Bu rant Ricardo’nun aksine tarım sektöründe değil ama inşaat sektöründe üretilir. İnşaat sektörü Yeni Türkiye’nin lokomotif sektörü olduğu için, bu sektörün ürettiği rant Yeni Türkiye’nin yönetici sınıflarının cebine gider. İnşaat sektörünün ürettiği rant Türkiye ekonomisinin ne kadar verimsiz çalıştığının da bir endeksini verir bize. Rantlar ne kadar yüksekse, Türkiye’de verimsizlik de o kadar yüksektir. Bu nedenle, birçok popüler iktisatçının yazılarında dediği gibi inşaat dışında katma değer yaratan endüstriler geliştirebilmeliyiz. Rant ekonomisini pekiştirmemiz bir tür çıkmaz sokaktır. Artan nüfus karşısında artan rantlar sadece yerleşik yönetici sınıfların cebini dolduracaktır. Refahı getirmeyecektir.

Ricardo’nun rant kuramı Yeni Mülkiye’nin de içinde olduğu HİBÜP’ün işleyişini de açıklıyor. Nasıl?

Türkiye’de genç nüfus artıyor. Dikkat edin: 19. yüzyılın başlarında İngiltere’nin çözmeye çalıştığı sorunun bir benzeriyle biz bugün boğuşuyoruz. Artan genç nüfus Türkiye toplumunun ekonomik ve fikri hayatında çeşitli değişikliklere yol açıyor. Örneğin toplam talep artıyor. Başta da eğitim talebi. Her yıl artan sayılarda genç nüfus liselerin, yüksek okulların ve üniversitelerin kapılarına yığılıyor. Artan nüfus sadece patates, kumaş, kıyma ve demir çelik talep etmiyor. Artan nüfus diploma da talep ediyor.

Peki devletin artan genç nüfusun diploma ihtiyacına ilişkin bulduğu çözüm nedir? HİBÜP. Yani her ile yeni bir üniversite. Bakın, 1987’de 29 tane devlet üniversitemiz vardı. 2011’de bu sayı 103’e çıkmış. Devlet diyor ki “böyle giderse yakında üniversite sınavlarını yapmaya gerek kalmayacak çünkü her isteyen bir üniversiteye yerleşecek.” Bakınız, mantık 19. yüzyıl mantığı. Artan nüfusu beslemek için yeni tarım arazisi yani yeni üniversite açıyoruz.

Peki, yeni üniversite açınca ne oluyor? Ricardo’dan hareketle fikri ekonomi yani üniversite sistemi entelektüel rant üretiyor. Tekrar edelim: fikri ekonomi entelektüel rant üretiyor. Bu rantın sebebi, aynen Ricardo’nun dediği gibi, düşük verimle çalışan üniversite sektörüdür. HİBÜP Mülkiye, Boğaziçi, ODTÜ gibi kurumların akademik ve fikri sorunlarıyla uğraşmıyor. Özgür düşünce, üniversite özerkliği gibi meseleleri ağzına aldığı yok zaten. Ama ne yapıyor? Yeni üniversiteler kuruyor. Yani demir çelik talebini arttırıyor, iktisadi rant üretiyor. Bunu yaparken aynı zamanda fikri rant da üretiyor.

Yeni üniversiteler henüz yolun başında olduğundan eğitim ve idari açıdan verimsizlikle mücadele etmek zorundadır. Yani bu kurumların yüksek verim ve yüksek prestij elde etmesi için daha çok uğraş vermesi gerekir. Oysa Mülkiye gibi aristokratikleşmiş kurumların prestij elde etmek kaygısı yoktu. Bu kurumlar, aynen 19. yüzyılda toprak ağaları ve lordları gibi, oturduğu yerden bir prestij elde ediyorlar. Herkesin gözü açık: yeni kurulan bir üniversiteden ziyade kökleşmiş üniversiteler her zaman daha iyi eğitim kurumlarıdır. Bu kurumlar, yeni üniversiteler açıldıkça durduğu yerde ekstra prestij sahibi olurlar. Mülkiye fikri ekonomide devlet eliyle yaratılan fikri rant sebebiyle durduğu yerde prestijine prestij katmaktadır. Mülkiye reklam yapmaz. Türkiye insanı Mülkiye’nin ne demek olduğunu bilir. Buraya gelen öğrenciler çok nadiren şans eseri buradadır. Mülkiyelilik’in tanıtıma ihtiyacı yoktur. Mülkiyeliler için belirsizlik minimum düzeydedir. Buranın mezunları belli yerlere girerler. Yeni açılan üniversiteler gibi iş, prestij ve kimlik sorunuyla mücadele etmezler. Mülkiye Türkiye ölçeğinde aristokratik bir kurumdur. Bu aristokrasiyi bugünkü hükümet yaratmıştır. HİBÜP Yeni Mülkiye’yi ortaya çıkaran sebeptir.

Şimdi tekrar soruyorum: Yeni Mülkiye diye bir şey var mı? Evet, yarattığı sonuçlar itibariyle Yeni Mülkiye diye bir şey vardır, bunu reddedemeyiz. Peki, Yeni Mülkiye’nin kültürünü kabul etmek zorunda mıyız? Bu fikirle barışık olmalı mıyız? Hayır! Nasıl ki Ricardo ancient regime ile mücadele ediyor, aristokrasinin hak etmediği rant gelirine karşı parlamentoda mücadele veriyor ve bu konuda makaleler ve en az da bir kitap yayınlıyorduysa, biz de bugün devlet eliyle kurulan Yeni Türkiye’ye ve Yeni Mülkiye’ye karşı mücadele vermeliyiz. Çünkü Yeni Türkiye ve Yeni Mülkiye’nin “yeni” olan hiçbir yanı yoktur. Aynen ruhların, yıldız fallarının ve astrolojinin varlığı gibi Yeni Türkiye’nin ve Yeni Mülkiye’nin varlığı da fiktiftir, yani sanaldır. Yeni Türkiye’nin ve Yeni Mülkiye’nin varlığı ekonomide verimsizliği, fikriyatta fakirliği yeniden üretir. Yeni Türkiye’nin ve Yeni Mülkiye’nin varlığı Türkiye’nin zenginliğinin değil, Türkiye’yi ve Mülkiye’yi yöneten sınıfların gelirini arttırır. Bu gelir yani fikri rant bugün Mülkiye’de de savunuluyor. Eğer aranızda devletin politikalarıyla mücadele eden kimse varsa, sizler aynı zamanda Yeni Mülkiye’yi savunan aydınlarla da mücadele etmelisiniz.

Şunu soruyor olabilirsiniz: “Ne yani, Yeni Mülkiyeliler olarak havadan fikri ranta sahip oluyorsunuz. Buna da itiraz mı ediyorsunuz?” Eğer bu soruyu soruyorsanız ben de size başka bir soruyla cevap vereyim: Sizler verimliliği düşük bir üniversite ve Yeni Mülkiye, Yeni ODTÜ, Yeni Boğaziçi gibi havadan fikri ranta konan kurumlardan mı yanasınız, yoksa daha yüksek verimlilikle çalışan genel bir üniversite sisteminden mi? Bu kurumun bir sloganı vardır, “Öne Mülkiye sonra Türkiye” diye. Benim bir Mülkiyeli olarak verili durumdan rahatsız olmamın sebebi Mülkiye’deki aksak gidişat değil, Türkiye’deki aksak gidişattır. Biz Mülkiyeliler tercihimiz bu şekilde koyduk. Siz de bir tercih yapın, Yeni Türkiye’ye karşı mücadele edin.

Fotoğraf: davidricardo.org

Yorumlar (0)

 
İsim: 
Soyisim: 
Eposta: 
Yorum: 
 
SBF Blog Hakkında
Bu kişisel blog platformunda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim elemanlarının yayınladıkları görüş ve yazılar için hakem ya da editör süreci söz konusu değildir. Yazılar ve kullanılan fotoğraflar blog yazarlarının kişisel sorumluluğundadır.
Arama
Kelime:
Başlık:
Yazar:
 
Kategoriler
Avrupa Birliği
Kent ve Çevre
Müzik
 © 2017, Siyasal Bilgiler Fakültesi