Ana Sayfa Siyaset Ekonomi Dünya Hukuk Kültür Spor
 
SİYASET
Türkiye 21. Yüzyıla Girerken*
REŞAT BARIŞ ÜNLÜ, 2015-06-04 17:51:19

Türkiye’nin 20. yüzyılı 1915’te başladı. Çanakkale Savaşı ve Ermeni Soykırımı, Anadolu’da kurulacak yeni bir ülkenin temellerini attı. Savaş, yerli ve muhacir Müslümanların elde kalan “son vatan toprağı”nı yabancı Hıristiyanlara bırakmayacağını; Soykırım ise, buna paralel olarak, vatan toprağının yerli Hıristiyanlara da bırakılmayacağını ve onlarla paylaşılmayacağını sembolize ediyordu. 1915’ten Kurtuluş Savaşı’nın bittiği 1922 yılına kadar süren yedi yıllık savaş, Müslümanların gözünde yabancı ve yerli Hıristiyanlara karşı verilen tek bir savaştı. Bu savaş, Müslümanlar tarafından Müslümanlık Sözleşmesi dediğim karşılıklı bir anlayış, müzakere ve duygu birlikteliği içinde yürütüldü. Sözleşmeye göre, bu topraklarda imtiyazları ve hakları olan bir kişi olarak var olabilmek için Müslüman olmak gerekiyordu. Fakat bu yeterli değildi. Ayrıca, yedi yıllık savaş sırasında başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslimlere yapılanlar hakkında gerçekleri söylemek ve yazmak yasaklanmıştı. Sadece merkezin yasalarla ve zorla dayattığı bir yasak değildi bu. Taşranın kendi içinde kendi denetim mekanizmalarıyla da sürdürdüğü bir yasak ve sözleşmeydi. Kürtlerin Kurtuluş Savaşı’na Türkler, Çerkezler, Lazlar ve diğer Müslümanlarla birlikte katılmış olması, bu Müslümanlık Sözleşmesi’nin ve karşılıklı müzakerelerin/duygu birlikteliklerinin sonucuydu.

Müslümanlık Sözleşmesi 1923’ten sonra -bu defa sadece merkez tarafından dayatılma yoluyla- bir ölçüde daraltılarak Türkleştirildi. Yeni Türklük Sözleşmesi, üstüne bina edildiği Müslümanlık Sözleşmesi’nin temel maddelerini içeriyor, fakat Müslüman olmak gerekliliğine Türk olmak gerekliliğini de ekliyordu. Türk olmak, Türk-olmayan Müslümanlar için olunabilir bir şeydi, yani bir davet ve seçimdi. Fakat serbest bir seçim değildi bu. Seçmek çeşitli haklar ve imtiyazlarla ödüllendirilecek, seçmemek ise çeşitli haksızlıklar ve imtiyazsızlıklarla cezalandırılacaktı. Bu şartlarda, sayısız Türk-olmayan Müslüman (Türkmen, Kürt, Çerkez, Boşnak, Pomak, Laz, Arnavut, vb.) tercihini doğal olarak Türklükten yana kullandı. Bu tercih, bir haklar ve potansiyel/reel imtiyazlar dünyasına giriş olduğu kadar, Türklükten beklenen bir duygular, algılar ve fikirler dünyasına da girmek demekti. Çünkü Türklük Sözleşmesi, Türk olmayı bilinçli olarak reddedenler hakkında bilgilenmeyi, duygulanmayı ve onlarla özdeşlik kurmayı kesinlikle yasaklamıştı.

Temel ilkeleri ve maddeleri 1915-1925 arasında konan Müslümanlık ve Türklük Sözleşmeleri, Türkiye’nin 20. yüzyılını birçok açıdan belirledi. Bu Sözleşmelerin gereklerini tam olarak anlamadan, Türkiye’de siyaseti, sınıf yapısını, hukuk sistemini, seçim sonuçlarını, düşünceler tarihini, edebiyatı, duygular dünyasını ve bireysel savunma mekanizmalarını, dolayısıyla bireylerin biyografilerini de, anlamak mümkün değildir.

Bu Sözleşmelerin üzerinde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, değişen oranlarda da olsa milyonlarca insanı çeşitli haklarla, imtiyazlarla, beklentilerle ve güvenlik duygusuyla donattı. Dolayısıyla genel olarak bu kadar sahiplenilmesi ve sevilmesi nedensiz değildir. Bir başka deyişle, insanlar endoktrine edildikleri için Cumhuriyeti seviyor değiller. Örneğin, büyük ölçüde CHP’ye destek veren ve Atatürk’ü yoğun bir şekilde seven laik Türk kadınlar, beyinleri yıkandığı için böyle değillerdir. Kanımca, Cumhuriyetin kendilerine büyük faydalar ve özgürlükler getirdiğini bildikleri içindir. Cumhuriyetin ve öncesindeki yedi yıllık savaşın sonucunda gelen imkânlar tabii ki her Türkü aynı şekilde faydalandırmadı, ama az çok her Türk faydalandı veya faydalanmayı umdu, umabildi. Fakat aynı zamanda, bu Sözleşmeler ve fayda-imtiyaz-beklenti birlikteliği, Sözleşmelerden zarar gören insanları görmelerini, onları umursamalarını da engelledi. Sonuçta ortaya çıkan her açıdan bölünmüş bir toplum oldu.

Ancak Kürtler, 1960’ların sonlarından itibaren, özellikle de son otuz yıldır verdikleri mücadeleyle Türklük Sözleşmesi’ni sürdürülemez hale getirdiler. Kendilerini görünür ve duyulur kılarak, Türklerin görmeme, duymama, ilgilenmeme ve bilmeme imtiyazlarını ellerinden aldılar. Bunlar birer imtiyazdır, çünkü ancak egemen grubun görmeme, duymama, ilgilenmeme ve bilmeme gücü vardır. İşte Kürt hareketi kendi gücünü yaratarak, belli bir güç dengesi oluşturarak, Kürtleri görünür ve duyulur kıldı. Bunu yaparken, tarihsel gerçekliğe ihtiyaç duyduğu için, Müslümanlık Sözleşmesi sürecinde tasfiye edilen Ermenilere ve diğer gayrimüslimlere yapılanları da gösterdi ve duyurdu. Tabii bu süreçte Hrant Dink gibi Ermeni entelektüellerin de büyük bir katkısı oldu. Zaten Dink, bu Sözleşmeleri açığa çıkaran yorum ve haberler yaptığı için hedef gösterildi ve sonunda öldürüldü.

Dolayısıyla bugün, artık sürdürülebilirliği kalmayan Türklük Sözleşmesi bir kriz içerisinde. Bunu bireylerin yaşadığı psikolojik ve siyasal partilerin yaşadığı ideolojik krizlerde her gün gözlemleyebiliyoruz. AKP ve Tayyip Erdoğan’ın “Yeni Türkiye”si, işte bu krize verilen bir cevap niteliği taşıyor. Eskinin çökmekte olduğunu ve yerine yeni bir şey kurulacağını biliyorlar. Kurmak istedikleri Yeni Türkiye ise, büyük ölçüde Müslümanlık Sözleşmesi ve Osmanlı’nın söylem ve duyguları üzerinden, Sultan-Halife-Başkan’ın liderlik edeceği ve Sünniliğin açık, Türklüğün ise örtük olarak hâkim olacağı otoriter, muhafazakâr, ahlakçı, şirketimsi ve dolayısıyla “ahlaksız” bir ülke.

Fakat bu proje rakipsiz değil. Gezi Direnişi’nin ortaya çıkardığı gibi, Türkiye’nin batısında demokratik, eşitlikçi ve çevreci bir potansiyel var. Bu potansiyel aynı zamanda sivil. Ortaya çıkan sivilleşme, hem askeri kurumlardan beklenti kalmamasının, hem resmi ideolojinin çöküşünün, hem de Kürdistan’daki ateşkesin dolaylı bir sonucu. Bu üç alandaki sivilleşmeye kendi politik ve ekonomik çıkarları için vesile olan AKP iktidarı ise, böylece hiç istemediği türden yeni bir sivillik karşısında buldu kendisini. Bütün bunlar, Gezi Direnişi’ne katılan herkesin demokrat veya özgürlükçü olduğu anlamına gelmiyor. Fakat sivil direnişin kendisinin, katılanları önemli ölçüde dönüştürdüğü ve esnekleştirdiği de bir gerçek. Gezi Direnişi olmasaydı, Selahattin Demirtaş’ın Cumhurbaşkanlığı seçimlerinde aldığı oyu alması, bugün ise HDP’nin yüzde onu geçme ihtimalinin olması sanırım mümkün olmazdı. Fakat Gezi belli bir sivilleşme anına işaret etmekle kalmıyor. Aynı zamanda belli bir radikalleşme anına, hatta radikalleşme arzusuna da denk geliyor.

Türkiye’nin doğusundan çıkan radikal Kürt hareketi de son yıllarda sivilleşiyor. Bu kısmen ateşkesle, kısmen sivil siyasetin öne çıkmasıyla, kısmen de yükselen Kürt kadın hareketiyle ilgili. Kürdistan’dan çıkan bu radikal ve seküler hareket, bir “Türkiye partisi” olmaya çalıştıkça ve kendi taleplerini ülkenin genel demokrasi ve özgürlük talepleriyle ortaklaştırdıkça da, batıda giderek radikalleşen seküler Türklerden artan bir ilgi görüyor. HDP yeni söylemine ve siyasetine kararlılıkla bağlı kalırsa, bu eğilimin güçlenerek devam edeceğini düşünüyorum. Dolayısıyla, yüzde onluk hedef kısa bir süre içerisinde çok mütevazı görünmeye başlayabilir ve Türkiye, Güney Avrupa’dan gelen radikal basıncın etkisi altına girebilir. Böylece, Türkiye 2015 seçimlerinden sonra sadece yeni bir döneme değil, çok daha demokrat ve eşitlikçi bir yüzyıla da girebilir.

Her halükarda, Türkiye için yeni bir yüzyılın başladığını düşünüyorum. Bu hem eskinin çeşitli boyutlarıyla çökmesinden, hem de içinde yaşadığımız ve bugün tam olarak adlandıramadığımız yoğun çatışmalar, çalkantılar ve değişimlerden belli. Yeni yüzyılın temel özellikleri, önümüzdeki yıllarda verilecek mücadeleler ve kararlarla belirlenebilir. Bu, AKP ve Erdoğan’ın amaçladığı türden yeni bir ülke mi olacak, yoksa bu defa gerçekten seküler, çoğulcu ve eşitlikçi bir ülke mi olacak? Bu sorunun cevabı, HDP’nin performansına bağlı olduğu kadar, seküler Türklerin vereceği kararla da belirlenecek.

Türkiye, 1915-1924 arasında Hıristiyan halklarından “kurtulduğunda”, 20. yüzyılın seküler ve Batılı Türkiyesi hedefine belki de en fazla destek verebilecek halklardan da mahrum kalmıştı. Şimdi 2015 yılında, bu tarihsel anda, seküler Türklerin önünde -belki de son- bir şans daha var: Seküler Kürt hareketinin uzattığı eli itmemek, Kürtlerle ve diğer azınlıklarla eşit olmayı kabul etmek, onlarla birleşmek, böylece seküler Türklerin giderek küçülen bir yalnız azınlık olmasını engellemek ve sonunda, 21. Yüzyılın nasıl bir yüzyıl olacağını belirmeme iradesine ortak olmak.

* Bu yazı daha önce Demokrat Haber sitesinde yayımlanmıştır.
Fotoğraf: dergi.bmo.org.tr

Yorumlar (0)

 
İsim: 
Soyisim: 
Eposta: 
Yorum: 
 
SBF Blog Hakkında
Bu kişisel blog platformunda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim elemanlarının yayınladıkları görüş ve yazılar için hakem ya da editör süreci söz konusu değildir. Yazılar ve kullanılan fotoğraflar blog yazarlarının kişisel sorumluluğundadır.
Arama
Kelime:
Başlık:
Yazar:
 
Kategoriler
Avrupa Birliği
Kent ve Çevre
Müzik
 © 2017, Siyasal Bilgiler Fakültesi