Ana Sayfa Siyaset Ekonomi Dünya Hukuk Kültür Spor
 
SİYASET
PKK ve 'Terör'*
FARUK ALPKAYA, 2015-10-21 13:47:54

Rivayete göre, 1990’ların başında, PKK bu kadar örgütlü ve bu kadar yaygın bir tabana sahip değilken, bir grup PKK’li geceyarısı bir köy evinin kapısını çalar. İçerdekiler “kim o” diye sorar ve “Heval biziz” cevabını alır. “Siz kimsiniz” sorusu, sırasıyla “gerilla” ve “Apocu” diye yanıtlanır, ama kapı açılmaz. Dışardakiler sonunda “teröristiz, terörist” diye öfkeyle bağırınca “başta niye söylemediniz” denerek kapı açılır. Gerçek ya da kurmaca, bu öyküye bakarak PKK ve 'terör' kavramının -herkes açısından- içiçe geçmiş iki olgu olduğu rahatlıkla söylenebilir. Ancak, PKK ve 'terör' ilişkisi tam da bu noktada sorgulanmaya muhtaçtır. O halde sorabiliriz: “PKK bir terör örgütü müdür?” Bu soruyu iki ayrı eksenden bakarak yanıtlayabiliriz: “Terör” ekseni ve PKK ekseni.

“Terör” kavramı, tıpkı diğer kavramlar gibi, tarihiyle yüklüdür. Kavram, tarih sahnesine çıktığı günlerde Robespierre’in dilinde “demokrasinin genel ilkesi” olarak görülürken bugün “insanlığa karşı bir suç”a dönüşmüştür. Dolayısıyla aynı eylem kavramın zaman içinde farklı tanımlanmasına bağlı olarak farklı değerlendirilebilir. İlk ekseni bir yana bırakarak 'terör'ü bugünkü anlamıyla bir “suç” olarak kabul edip soruyu PKK üzerinden yanıtlamaya kalktığımızda karşımıza ister istemez “hangi açıdan” sorusu çıkar.

Soruyu hukuk açısından yanıtladığımızda, “kanunsuz suç ve ceza olmaz” temel ilkesinden hareket etmemiz gerekir. Türkiye’de 1991 tarihli Terörle Mücadele Kanunu’ndan (TMK) önce terör bir suç olarak tanımlanmamıştır, dolasıyla PKK 1991’den önce hukuk açısından bir 'terör' örgütü değildir. PKK, hukuk açısından, ancak bu kanunla 'terör' bir suç olarak tanımlandıktan ve örgütün üyeleri yargılanıp haklarındaki hüküm kesinleştikten sonra bir 'terör' örgütüne dönüşmüştür.

Soruyu toplumsal açıdan yanıtlamaya çalışanlar, 'terör' örgütlerinin asla kitlesel olamayacakları, bu tür eylemlerin küçük gruplar tarafından yapılabileceği varsayımından yola çıkarlar. Bu varsayıma göre, en azından 1990’lardan bu yana yüzbinlerce insanı yönlendiren bir örgüt olan PKK bir 'terör' örgütü değildir. Ancak, aynı bakış açısıyla PKK henüz kitleselleşmediği, küçük bir örgüt olduğu 1980’li yıllarda bir terör örgütüdür.

Soruyu vicdani kanaat açısından yanıtlamaya kalkıştığımızda, hukuk ve sosyolojiden bağımsız olarak işin içine bireysel değerlendirmeler girer. Vicdani açıdan Türkiye’de yaşayan Kürtlerin büyük çoğunluğunun gözünde PKK bir 'terör' örgütü değildir, hiçbir zaman da olmamıştır. Onlar açısından PKK bir “ulusal kurtuluş hareketi” ya da “silahlı mücadele yürüten bir siyasal partidir” olsa olsa. Buna karşılık, vicdani açıdan Türklerin büyük çoğunluğunun gözünde, ortaya çıktığı andan itibaren dünyanın gelmiş geçmiş en kanlı 'terör' örgütü PKK’dir.

Soruyu siyasal açıdan yanıtlamaya kalktığımızda, Birleşmiş Milletler’in sözleşmeleri ve çalışmaları karşımıza çıkar. BM, 'terör'e ilişkin hemen her çalışmasında “halkların kendi geleceğini belirleme, özgürlük, bağımsızlık hakkının saklı” olduğuna dikkat çeker. Dolayısıyla, siyasal açıdan, dönemin başbakanı Süleyman Demirel’in 1991 yılında Siirt’te “Kürt realitesini tanıyoruz” diyerek Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt halkını yok sayma politikasına son verdiği tarihe kadar PKK kesinlikle bir 'terör' örgütü değildir. Bu açıdan PKK, 1991’den itibaren Kürt realitesini tanımanın yasal ve kurumsal gelişimi ölçüsünde adım adım bir 'terör' örgütüne dönüşmüştür.

Son olarak soruyu ahlaki (etik) açıdan yanıtlamaya çalışabiliriz. Ancak, bunu yapabilmek için içerik ve anlamı tarih içinde değişen 'terör' kavramı yerine şiddet kullanma ölçütünü temel almamız yerinde olacaktır. Şiddet ne zaman ahlakidir? Genel kanı sorun varolma-yokolma noktasına geldiğinde şiddet kullanmanın meşru olduğudur. Hukuktaki meşru müdafaa hali de bu duruma işaret eder. Frantz Fanon, Yeryüzü Lanetlileri’nde şiddetin meşruluğunu halkların meşru müdafaa hali üzerine oturtur. Bu açıdan ilk yasal Kürt partisi olan HEP’in doğuşu ve Kürt realitesinin -sözle de olsa- tanınması önemli bir eşiği işaret eder: O anda sorun varolma-yokolma denkleminin ötesine geçmiştir. Dolayısıyla şiddetin meşruluğu sorgulanabilir olmuştur.

***

Bu noktada konuya başka bir pencere açabiliriz: Soruyu hangi açıdan yanıtlamaya kalkarsak kalkalım karşımıza 1990’ların başında yaşanan bir kırılma anı çıkmaktadır. O tarihte ne olmuştur da bir yandan TMK çıkarken, diğer yandan bir Başbakan o güne kadar yasak olan “Kürt” sözcüğünü kullanarak bir tanımadan söz etmiştir? Neden aynı tarihlerde PKK birden kitleselleşerek büyük tabanı denetlemeye ve yönlendirmeye başlamış, Kürt milletvekilleri Kürt kimlikleriyle siyaset sahnesine çıkmış, aynı günlerde köy yakmalar ve faili meçhul cinayetler sıradanlaşmıştır?
Bu soruları, kuşkusuz Türkiye’in iç gelişmelerine bakarak yanıtlamak mümkündür, ama verilen yanıtlar büyük bir olasılıkla yetersiz kalacaktır. Dolayısıyla, Türkiye’de PKK’nın serüvenini de etkileyen dünya-tarihsel bir yanıt aramamız daha yerinde olacaktır.

Bu açıdan akla ilk gelen yanıt 1990’da imzalanan Paris Şartı’dır. Kırk üç devlet tarafından imzalanan bu belge “büyük değişikliklerin olduğu” bir anda bulunulduğu saptamasıyla başlar ve “Avrupa’da yeni bir demokrasi, barış ve birlik çağı” açıldığını ilan eder. Paris Şartı, “Zamanımız, halklarımızın onlarca yıldır yüreklerinde besledikleri umut ve beklentileri gerçekleştirme zamanıdır. Bunlar, insan hakları ve temel özgürlüklere dayalı demokrasiye sarsılmaz bir bağlılık, ekonomik serbesti ve toplumsal adalet yolundan elde edilecek refah ile tüm ülkelerimiz için eşit güvenliktir” sözleriyle devam eder. Bildirgenin izleyen kısımları bu hedeflere nasıl ulaşılacağını araştırmaya ve öneriler geliştirmeye yöneliktir ve bunların içinde farklılıkların korunması ve yaşatılması için geliştirilecek kurum ve mekanizmalar önemli bir yer tutar.

Paris Şartı’dan kısa bir süre sonra Sovyetler Birliği’nin çökmesiyle bildirgenin saptamaları soyut bir iddia olmaktan çıkmış, yeni bir dönem başlamıştır. Bu yeni dönemde AT Avrupa Birliği’ne dönüşüp merkezileşirken hızla genişlemiştir. Bu tarihsel eşik, biraz abartıyla da olsa, bir uygarlığın çöküşe geçtiği, yeni bir uygarlığın tohumlarının atıldığı bir andır. Bu eşikten sonra “amaca ulaşmak için her yol mübahtır” zihniyetinden kurtulmak, amaçlar ile araçlar arasında denklik kurmak, hem bütün özneler, hem de insanlık açısından en iyi seçenektir. Şiddet, nasıl tanımlanırsa tanımlansın, eski uygarlığa ait bir araçtır: Türkiye Cumhuriyeti açısından da, PKK açısından da...

* 2010 yılında kaleme alınmıştır.
Fotoğraf: şırnakhaber

Yorumlar (0)

 
İsim: 
Soyisim: 
Eposta: 
Yorum: 
 
SBF Blog Hakkında
Bu kişisel blog platformunda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim elemanlarının yayınladıkları görüş ve yazılar için hakem ya da editör süreci söz konusu değildir. Yazılar ve kullanılan fotoğraflar blog yazarlarının kişisel sorumluluğundadır.
Arama
Kelime:
Başlık:
Yazar:
 
Kategoriler
Avrupa Birliği
Kent ve Çevre
Müzik
 © 2017, Siyasal Bilgiler Fakültesi