Ana Sayfa Siyaset Ekonomi Dünya Hukuk Kültür Spor
 
SİYASET
İki Tarz-ı Siyaset ve AKP
DR. FARUK ALPKAYA, 2016-04-21 14:02:33

Gianfranco Poggi Modern Devletin Gelişimi adlı kitabının girişinde günümüze kadar yapılan siyaset tanımlarını iki uçta toplar. Poggi’ye göre bir uçta David Easton tarafından geliştirilen siyaset tanımı vardır. Bu tanıma göre siyaset maddi ve manevi değerlerin dağıtımı işidir, yani siyasal sistem çeşitli baskı/çıkar gruplarının isteklerini gözden geçirir ve kaynakları bu baskı/çıkar grupları arasında dağıtır. Örneğin siyasal sistem kendine gelen talepler doğrultusunda okul mu, yoksa karakol mu yapılacağına, kaynakların savunma bütçesine mi, yoksa sağlık bütçesine mi aktarılacağına karar verir. Poggi’nin yaptığı ayrımın karşıt ucunda ise Carl Schmitt’in yaptığı tanım yer alır. Bu tanıma göre siyaset, doğası gereği kaotik olan topluma düzen vermek amacıyla dost/düşman ayrımı yapmak ve düşman olanı siyasal alandan dıştalamaktır. Bu tanıma göre egemen olan iyi ve kötüyü, dost ve düşmanı belirleyerek siyaset yapar.

Poggi, bu iki tanımı karşılaştırırken Easton’un siyaset tanımının daha çok siyasal alanın içine dönük olduğunu, kaynak kıtlığını öne çıkardığını, dolayısıyla ekonomik bir temeli olduğunu söyler. Schmitt’in tanımı ise daha çok siyasal alanın dışına dönüktür, tehlikeyi öne çıkarır, dolayısıyla güvenliği temel alır. Kuşkusuz bu tanımlar siyasal aktörlerden çok siyasal mekanizmalarla ilişkilidir, ancak bu durum siyasal aktörlerin siyaset yapma tarzlarının bu iki tanımdan birine uygun olmayacağını anlamına gelmez.

Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AKP) kuruluşundan bugüne izlediği siyaset tarzına bu tanımlar ışığında baktığımızda neler söyleyebiliriz? Bu soruyu yanıtlayabilmek için biraz daha geçmişe gidip 1991’den bugüne neler olduğuna kısaca bakmak gerekir. 1991’de Sovyetler Birliği’nin çöküşüyle birlikte sosyal demokratından Leninist’ine sol partiler çözülmeye, dolayısıyla dünya siyasetinde yüzelli yıldır egemen olan Sağ/Sol yelpazesi silinmeye başladı. Sağ/Sol ayrımının belirsizleşmesinin çeşitli sonuçları oldu. Klasik (sağ/sol) partiler yozlaşır ya da parçalanırken, o güne kadar bastırılmış olan etnik ve dinsel/mezhepsel farklılıklar siyaset sahnesinde yer alma taleplerini yükselttiler.

Bu gelişmeler Türkiye’yi de etkiledi. O güne kadar suskun ve saklı olan Aleviler örgütlenmeye ve seslerini yükseltmeye başladılar, ilk yasal Kürt partisi olan Halkın Emek Partisi (HEP) kuruldu. Bu sürece PKK’nin ‘silahlı mücadeleyi’ yükseltmesi ve hızla kitleselleşmesi eşlik etti. Tam bu sırada Siyasal İslamcı geleneğin partisi olan Refah Partisi “Adil Düzen” sloganında belirginleşen popülist bir söylemle atağa kalktı. Merkez sağ ve sol partilerin çözülme sürecinde Easton’ın siyaset anlayışını (maddi ve manevi değer dağıtma) temel alan bu popülist söylem Refah Partisi’nin önce yerel yönetimlerin önemli bir kısmını kazanmasına, sonra da seçimlerden birinci olarak çıkmasına yol açtı. Siyasal-Bürokratik elitin bu gelişmeye cevabı Cumhurbaşkanı Demirel liderliğinde işveren, işçi ve esnaf örgütlerinin desteğinde 28 Şubat ‘post-modern darbe’si oldu, yani geleneksel elit Schmitt’in siyaset anlayışı doğrultusunda (dost/düşman ayrımı yaparak) ‘Siyasal İslam’ı düşman ilan edip siyasal alanı yeniden düzenlemeye kalkıştı.

Geleneksel elitin 28 Şubat darbesi kısa vadede ‘Siyasal İslam’ı duraklattı, fakat merkez partilerin gerek kaynak dağıtım problemleri (iktisadi kriz), gerekse yükselen Kürt hareketi (siyasi kriz) yüzünden çökmeye devam etmesi klasik sağ/sol ayrımına son darbeyi vurdu. Siyasal İslamcı kadrolar ise Adalet ve Kalkınma Partisi çatısı altında “maddi ve manevi kaynak dağıtımını” öne çıkaran bir siyasal çizgide yeniden toparlandı ve bu parti girdiği 2002 seçimlerinden birinci parti olarak çıktı.

AKP’nin 2002-2011 arasında izlediği çizgiye baktığımızda, bu partinin (sadaka anlayışı biçiminde de olsa) toplumun en alt kesimlerinden başlamak üzere maddi ve manevi değer dağıtımına giriştiğini görebiliriz. Bir yandan “biz başörtülüler, mağdurlar, zenciler, önü kesilenler, … artık baş olacağız” denerek manevi değer dağıtımı yapılırken, diğer taraftan kömür ve yiyecek yardımı biçiminde, ya da sağlık tesislerinin güvencesizlere açılması, öğrencilere bedava ders kitabı dağıtılması vb biçimde maddi değer dağıtımı yapılmaya başlandı. Bu süreçte, 2002 öncesi bütçenin kabaca yüzde 65’i sermaye yüzde 35’i emek sınıflarına aktarılırken, bu oran yüzde 50-50 olarak dengelendi, ayrıca AKP kendi sermaye sınıfını yaratma yoluna giderek sermaye sınıfının tabanını Anadolu’ya yaydı, Anadolu sermayesini büyüttü ve güçlendirdi. Bunun sonucunda, AKP’yi düşmanlaştırıp dıştalamak isteyen elit zayıflarken AKP ve Siyasal İslam siyasal ve iktisadi olarak genişledi ve güçlendi.

AKP, 2011 seçimlerinden sonra o güne kadar izlediği değer dağıtmaya dayalı siyasal anlayışını yavaş yavaş terk ederek Schmitt’in siyaset anlayışını benimsemeye başladı. Bu yöndeki ilk girişim 2011 yazında “ateşkes” koşullarına son vererek operasyonları başlatmak oldu, ancak yaşanan sert çatışmalar sonucu bu çizgiden bir süreliğine vazgeçmek zorunda kaldı. Aynı sıralarda “Ergenekon” operasyonları genişletilerek TSK içindeki kadrolar “Terörist” olarak yaftalanıp tasfiye edildi. AKP’nin siyasal çizgisini değiştiren asıl gelişme Suriye’de gerçekleşti ve “Kardeşim Esad” “Esed”e dönüşürken Suriye muhalefeti silahlandırıldı ve isyana teşvik edildi.  “Gezi Ayaklanması” benzer gelişmenin Türkiye’de yaşanması sonucunu doğurdu. O güne kadar “değer dağıtma” yönünü ön plana çıkaran AKP, “Gezicileri” “düzen/din/ahlak/başörtüsü düşmanı Çapulcular” ilan etti ve siyasal alanın dışına iterek düşmanlaştırmaya çalıştı. Bu dıştalama tavrı 17-25 Aralık Soruşturması sonrasında Gülen Cemaati’ne yöneldi ve cemaat “Paralel Devlet Yapılanması” ilan edilip tasfiye edilmeye girişildi. 2015 Haziran Seçimleri’nde Meclis Çoğunluğunu kaybeden AKP, bu sefer HDP’yi düşman ilan ederek dıştalamaya kalkıştı ve Kasım seçimlerinde kaybettiği parlamento çoğunluğunu yeniden kazanmayı başardı. AKP seçimleri kazandıktan sonra biraz Recep Tayyip Erdoğan’ın baskısıyla da olsa Başkanlık kampanyası başlattı ve HDP’nin çoğunluğu kazandığı Kürt illerinde barikatları bahane ederek adeta etnik temizlik operasyonlarına girişti.

Baştaki soruya dönersek, AKP’nin 2002-2011 arasında Eastoncı bir siyaset anlayışını benimserken 2011’ten itibaren siyasi çizgisini Schmittçi bir anlayışa dönüştürdüğünü söyleyebiliriz. Muhalefetin, özellikle de CHP’nin ise AKP’nin ilk döneminde Schmittçi bir çizgi izlerken, 2011’den itibaren Eastoncı bir anlayışa yöneldiğini söylemek mümkün. Bu karşılıklı dönüşüm sonucunda değişmeyen ise AKP’nin iktidar, CHP’nin muhalefet olması…
Fotoğraf: hurriyet.com.tr

Yorumlar (0)

 
İsim: 
Soyisim: 
Eposta: 
Yorum: 
 
SBF Blog Hakkında
Bu kişisel blog platformunda Siyasal Bilgiler Fakültesi öğretim elemanlarının yayınladıkları görüş ve yazılar için hakem ya da editör süreci söz konusu değildir. Yazılar ve kullanılan fotoğraflar blog yazarlarının kişisel sorumluluğundadır.
Arama
Kelime:
Başlık:
Yazar:
 
Kategoriler
Avrupa Birliği
Kent ve Çevre
Müzik
 © 2017, Siyasal Bilgiler Fakültesi